(Source: pembevotka)
the smiths dinleyelim. gel yine bana, yine birlikte uyuyalım çakırkeyf halde, yine sarıl bana sıkı sıkı. ben üşümeyeyim diye yorganın içine göm beni yine. bedenlerimizin kirliliğine inat, tertemiz, beyaz sabahlara uyanalım. kış geldi diye sevin, günlerimizi evden çıkmadan geçirmenin güzel olabileceğinden bahset yine. planlar yapalım. gidelim, neresi olursa. saatlerce dans edelim yine. ya da yataktan bile çıkmayalım. güneşi göremeyecek kadar sarhoş olalım, yanağımda nefesin olsun yine. neden korktuğumu sor bana mesela, korkulacak bir şey olmadığını söyle yeniden. aşık olmanın nasıl bir şey olduğunu hatırlat.
“hadi gel seninle,
başka hayatlar bulmaya gidelim. fonda the smiths, kalbimizde bir umut ve üzerimizde yaralar. hadi gel yeni yalanlar söyleyelim birbirimize. kahkahalar atalım, şarkılar dinleyelim, şiirler okuyalım.
ve kaçarken ve terk ederken ve kaybettirirken izimizi, ve yeniden inanırken o yalanlara ve yeniden keşfederken aşkı, ve yeniden keşfederken hayatı,
geriye dönmeyelim, geriye dönmeyelim, geriye dönmeyelim.
çünkü yok sığınacak bir yuvamız ve burada her gün pazarmışcasına gri
hadi gel biraz daha yumalım gözlerimizi, fonda the smiths, , hadi gel biraz daha biraz daha sevelim birbirimizi.
there is a light that never goes out, there is a light that never goes out …”
morrisey’in sesi böyle yapıyor adamı. ama severim. sevmek demişken, kalbim sıkışıyor bazen, ellerim titremeye başlıyor. anlam veremiyorum, vermek istemiyorum. kaçıyorum. arkadaşlarıma sığınıyorum. şanslıyım, hem de çok. dünya tatlısı insanlar var etrafımda, dünyalar kadar değeri hak eden. koruyup kollanmayı özlemişim, koruyup kollamayı da. erasmus güzel şey. eğlenmenin dibine vurmanın dışında insana kattığı şeyler tarif edilemeyecek kadar güzel. sonsuza kadar bu şekilde yaşayabilirim sanırım. hayatımda yaptığım en mantıklı şeylerden birisiydi erasmus sınavına girmek. arkama bile bakmadan bir şeyleri terk edebilmek.
gitmeli insan. trenlerde uyumalı. ya da uykusuzluktan, yorgunluktan geberirken bile gezmeye devam etmeli. her şehrin sokaklarında kaybolmalı. gittiğim her ülkeden anahtarlık alırım mesela, hiçbir yere ait olmamanın dışa vurumu. o hafiflik.
gidebildiği yere kadar gitmeli insan. the smits dinlemeli giderken.
take me out tonight
where there’s music and there’s people
and they’re young and alive
driving in your car
i never never want to go home
because i haven’t got one
anymore
(Source: lomographicsociety)
ilk kurşunun değdiği yer
ilk kurşunun kaldığı yer.
aşkın bir karşı koyma biçimi olduğu zamanlarda vurur ağrısı
sahiden kurşunsa, yaraysa, aşksa.
değilse, sıvaları dökülen bir posterdir duvarda bu yaz
gelecek yaza bir şeyi kalmaz.
love of mine, someday you will die
bir ayakkabı kutusuna sığan anılar vardır.
alırsın onları yanına, kahven gece renginde.
her şeyin yaşanmış ve bitirilmiş olduğu yerdesin.
her şeyin yaşanmış ve bitirilmiş olduğu yerdeyim.
artık hissedememek ne kadar da garip.
artık sadece şarkıları sevebiliyorum.
“to die by your side is such a heavenly way to die”
death cab for cutie - there is a light that never goes out.







